Kutsal Kitaplar ve Sahifeler

Güneş ol, doğ!.. Perdesini kapatan utansın!..

Ölü Deniz Parşömenleri (Kumran Yazıtları)

Yazar alfaomega230 Ekim 10, 2009


1947 de bir Bedevi çoban, Ölü Deniz kenarında otlattığı keçilerinden biri, bir mağaraya girince, onu çıkarak için bir taş atar. Kırılan bir küp sesi…. Küpten, altın değil, bezlere sarılmış kağıt tomarlar çıkar… Yazılı kağıtlar…. 2000 yıldır keşfedilmeyi bekleyen yazılar. Ölü Denizin batı yakasına yayılmış bir çok mağara ve harabede binlerce ve binlerce yazılı kağıt, deri hatta bakır levha bulunur. Tarihi ve arkeolojik değerden önce, antika meraklılarının parasal değeri hız kazanır. Elden ele geçen buluntular 1954 yılında, Wall Street Journal’in ilan sayfalarına kadar sıçrar: “Dört adet Ölü Deniz Yazıtı, kelepir satılıktır…”. Yazıtlar, arkeolog-tarihçi-din adamı grubunun elinde toplanmaya başlar. Bedevi çobanın karanlık mağaraya attığı taşı, sonraki 40 yıl boyunca 40 akıllı (!) çıkaramayacak ya da isteyerek çıkarmayacaktır.

O günlerde Kudüs’te, Rockfeller Vakfının finanse ettiği bir kurum vardır: “Ecole Biblique”. Başındaki kişi Peder Roland de Waux’dur. Kazıların yönetimi, buluntuların sınıflandırma, çeviri ve yayımı işi Ecole Biblique’e , daha sonra özellikle bu amaçla kurulan “International Team”e verilir. Bu aslında bir görev değil bir ayrıcalıktır. De Waux tüm işi yürüten, daha doğrusu yönlendiren kişidir.

Yazılar İbranice ve Aramicedir. Yazıldıkları tarih, C-14 testine göre İ.Ö. 33 (200 yıl + ya da – ) olmalıdır. Romalı tarihçiler Philo ve Josephus’un bölge ile ilgili yazdıkları ile kurulan paralellik, yazıtların İ.Ö. 150- İ.S. 40 tarihlerine denk düştüğünü gösterir.

Yazıtlar iki genel bölüme ayrılıyor: “Biblical” (Dinsel) ve “Secterian” (Tarikatle ilgili). Bu ayırım ve International Team’in bunlara bakış açısı çok önemli. Yazıtların değerlendirilmesi, araştırmanın yönlendirilişi, International Team’in tüm olayı ele alış biçimi bu ayırımla yakından ilgili.

Bu yazıtların yazarları kimdir? Kabul edilen tez, bunların Kumran ve civarında yerleşmiş “Esseneler” olduğudur. Esseneler, Ölü Deniz Yazıtları bulunmazdan önce de biliniyordu. Yine, dönemin tarihçileri Philo ve Josephus onlardan sık sık bahseder. Kumran merkez olmak üzere, oralarda yaşayan aşırı dindar bir tarikattır. Bekâr din adamları topluluğu. Mal mülk yok. Herşey ortak. Bir manastır disiplini içinde öğrenim görür, topluca yer içer, ibadet eder, ritüellerine uygun biçimde yıkanırlar (vaftiz geleneği!). İnaçlarına göre, ruh ölümden sonra göğe çıkacak, ebedi mutlu yaşam başlayacaktır. Essene kelimesinin İbrani veya Arami dili ile bir bağlatısı yok.

Ecole Biblique ve International Team, Esseneleri yukarıda belirtilen genel çerçeve içinde ele alır. Yazıların onlar tarafından, en geç İ.Ö. 100-150 dolaylarında yazıldığını, “Old Testament” (Eski Ahid-Ahdi-i Atik) ile sınırlı olduğunu, yani Hıristiyanlıkla bir ilgisi olamıyacağını ısrarla iddia eder.

Ölü Deniz Yazıtlarının ortaya koyduğu gerçekler bu mudur? Yazıtlar, sonradan, International Team’in tekelinden kurtulup, Vatikan’ın baskısı dışında olan başka otoritelerin de incelemesine açılmış ve Hıristiyanlığın başlangıcını sorgulayan iddialar ortaya atılmıştır.

İşin kökenine inince, Ahd-i Atik (Eski Ahid) ve Ahd-i Cedid (Yeni Ahid, New Testament) hakkında bilinenler tarihi gerçekler midir? Yoksa o gerçekleri veya söylenceleri kilise kalıplarına uyduran bir “Seçkinler Grubu”nun ortaya koyduğu “Kabul Edilmiş Bilgiler” yumağı mıdır?

Kilise yüz yıllarca, gerçekleri seçkinlerin tekelinde gizlemiştir. Halkın bilmesine izin verilen, daha doğrusu bilmesi gerekenler, bir bütün halinde ona dayatılmıştır. Umberto Eco’nun yazdığı “Gülün Adı” romanındaki manastır bu seçkinler grubunun gayretlerini (!) çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Yüz yıllar süren bilinçli bir komplonun yarattığı bu karanlık atmosferde, her şey seçkinler grubunun normları içinde değerlendirilir, yorumlanır ve karara bağlanır. Sırası geldiğinde, öyle gerekiyorsa, Tampliye Şövalyelerini sapkınlığın sembolü olarak göstermek, hatta Banco Ambrosiano’nun iflâsından Umberto Eco’yu sorumlu tutmak bile Vatikan’ın işine uygun düşmüştür.

Kilisenin tartışmasız gücü, XIX. yüz yılla birlikte sarsıntıya uğrar:

-Arkeoloji, Hıristiyan dogmalarını sorgulayan bulguları gün ışığına çıkarır: Schilemann, Anadolu ve Yunanistanda; Sir Charles Willson Kudüste; Flinders Petri Mısırda; Robert Coldeway Babilde önemli bulgular gerçekleştirir.

-Ernest Renan yazdığı kitaplarla (İsanın Yaşamı- Hıristiyanlığın Kökeni- İsrail Halkının Kökeni) tabuları yıkar. Cin, artık şişesinden çıkmıştır. Vatikanın, o cini, şişesine sokma gayretleri boşunadır.

-Bilim, Darwin’ in çıkışları ile, kilisenin ana dayanağını sarsar.

-Siyasi gelişmeler, 1870′lerin Alman İmparatorluğu, artık kilisenin desteğini aramıyacak güçtedir. Garibaldi’nin kurduğu İtalya birliği, Vatikan’ı Romaya hapseder.

Vatikan, dört yandan gelen saldırıları karşılamak üzere seçkin bir grup yetiştirmeye karar verir. Bu grup kiliseye yönelik saldırıları etkisiz hale getirmek üzere hazırlanır. Böylece “Katolik Modernist Akımı” doğar. Vatikanın emirleri ile hareketin düşünsel forumu olarak Ecole Biblique, peder Lagrange tarafından kurulur. Modernistler gerçekten iyi yetiştirilirler. Kısa sürede kilisenin dogmalarını sorgulayacak düzeye gelirler ve başkaldırırlar. Modernizmin düşünsel çekirdeği olarak kurulan Ecole Biblique, başkaldırı hareketini boğmak görevini üstlenir. Ve ironik bir sonuç: Modernistlerin kitapları, Vatikanın yasak yayınlar kataloğunda baş köşeyi alır. Papa Leo XIII, 1903′te “Pontifical Biblical Commision”u kurar. Komisyon “Tanrının sözlerinin (!) her türlü hata ve kötü düşünceden korunması” ile görevlidir. Peder Lagrange, komisyonun üyesidir. Ecole Biblique’in sonradan gelecek başkanları da komisyonun üyesi olmuştur. Ecole Biblique tarihi ve arkeolojik bulguların, katolik doktrinine uygunluğunu kanıtlamak gibi bilimsel (!) bir uğraş içindedir. Komisyonun doktrindeki otoritesini sorgulayacak hiç bir araştırma-sonuç-öğretiye izin yoktur. Komisyonun bu gün (1992) başkanı olan kardinal Joseph Ratzinger, aynı zamanda “Congregation For the Doctrin of the Faith” enstitüsünün de başıdır. Bu nstitü, 13. asırdan beri varlığını sürdürmektedir. 1542′deki adı “Holy Office”tir. Daha önceki adı ise “Holy Inquisition”dur (Kutsal Engizisyon). Böylece kardinal Ratzinger’in, günümüzün “Büyük Engizitör”ü olduğu anlaşılır.

Yüz yıllar içinde kökleşmiş bir çıkar hiyerarşisi. Yaygın, etkin ve güçlü. Din adamları için bu hiyerarşik yapıya karşı gelmek, o seçkin çevreye girebilme şansını öldürmek veya bulunduğu pozisyonu yitirmek demektir.

Ölü Deniz Yazıtlarının emanet edildiği Ecole Biblique ve International Team’in genel çerçevesi budur. Bu iki kuruluş her zaman birlikte anılır ve Vatikan’dan ayrı düşünülemez. Ecole Biblique’in başkanları (De Waux, Milik, Starcky, Strugnel…) bir Katolik Dominiken zinciri halinde, yazıtlar üzerinde tam bir tekel kurar. İsrail, 1967 savaşı sonunda Rockfeller müzesi ve Ecole Biblique’i fiziki olarak ele geçirir. Ama bu uluslararası gücü ve hele arkasındaki Vatikan’ı karşısına alacak yere henüz ulaşmamıştır.

Ecole Biblique ve International Team, Ölü Deniz Yazıtlarını, kendi amaçlarına uygun biçimde ele almıştır. İnceleme, yorum ve yayınlamada hedef, gerçekleri aramak değil, gerçeklerin kilise doktrinine uydurulması olmuştur.

Yine Essenelerin kimliğine dönmek, doğru bir başlangıç olabilir. Tarihçi Philo ve Josephus ilk bilgileri vermiştir. Konu, Kumran yazıtlarının ortaya çıkışından önce de ele alınmıştır. 1770 Yılında, Büyük Fredrik, İsa’nın bir Essene olduğunu; 1863′te Ernest Renan Hıristiyanlığın aslında Essenizm olduğunu söyler. 18. ve 19. yüz yıllarda , İsa’yı bir Essene olarak tanımlayan ve çarmıhtan sonra yaşamasını da Essenelere özgü gizli bilgilerden aldığı güçle açıklayan çalışmalar olur. Ölü Deniz Yazıtlarına kadar Essene imajı bellidir: dünyadan el etek çekmiş aşırı dindar kişiler. Yazıtlar onların eseridir. Ecole Biblique ve International Team, bu sakin pasif insan grubunun İ.Ö. 100- 130′da yaşayıp o yazıtları yazdığını ve ilk Hıristiyanlarla bir ilgileri olamayacağını ısrarla vurgular.

Ölü Deniz Yazılarının ortaya çıkardığı Essene kimliği ile, Josephus ve ona dayalı geleneksel kabul arasında derin çelişkiler var:

-Josephus’un Esseneleri bekâr erkekler toplumudur. Oysa harabelerde çocuk ve kadın iskeletleri bulunmuştur. Ayrıca “Toplum Kuralları” adlı yazıtta, evlilik ve çocuk yetiştirme konuları işlenir. Bu noktada, International Team’in, yazıtların “Secterian” (Tarikat ile ilgili) bölümünü hep gözlerden ırak tutma gayreti anımsanmalıdır.

-Hiç bir yazar, Essene takviminden söz etmez. Yazıtlarda, Kumranın güneşe endeksli bir takvimi olduğu ortaya çıkarılmıştır.

-Philo ve Josephus’un anlattığı Esseneler kurban törenlerini bilmez. Halbuki harabelerde kurban edilmiş hayvan iskeletleri bulunmuştur; daha önemlisi, “Mabet” yazıtında, kurbanla ilgili kurallar vardır.

-Josephus, Essenelerin, Herod Antipas (İ.Ö. 20- İ.S. 39 arası Judea Tetrarkı) ile iyi geçindiğini yazar. Yazıtlarda, Essenelerin, bu Roma kuklası krala karşıt oldukları açıkça bellidir.

-Nihayet Josephus ve Philo’nun anlattığı Esseneler, sakin, pasif, bu dünya ile ilgisi olmayan keşişlerdir. Oysa, harabelerdeki buluntular ve “Savaş” yazıtı, Kumran ve çevresine yerleşmiş bu insanların, geleneksel Essene imajından çok, o günlerde bölgede, Roma baskısına ve Roma’nın işbirlikçisi olan Yahudi yaşamına karşı başkaldırıyı yürüten “Zelot” tanımına daha çok uyduğunu gösterir.

Burada, Ölü Deniz Yazıtlarının ortaya hangi gerçekleri çıkarabileceği ve Vatikan’ın bunu, Ecole Biblique ve International Team kanalı ile, niçin önlemeye çalıştığını anlamak için, o günlerin ve o çevrenin atmosferine kısaca bakmak gerekir.

Yahudiler, en başından beri, dinsel ve laik önderlerin ortaklaşa yönettiği bir toplum olagelmiştir. Dini liderler, Levi kabilesinden Aaron’un halefleri olan Zadok’lardandır; laik liderler, Juda kabilesinden Davud’un halefleridir. Babil sürgünü ve daha sonra İskender ile başlayan Helenistik etkilerin derinleştirdiğiyozlaşma, politik boşluğun ötesinde, dini liderliğin yapısını ve toplum üzerindeki etkisini bozmuştur. Sonunda, İ.Ö. 167′de, Mattathias Maccabeaus, bir Yunan görevlinin kurban konusundaki pagan isteğine karşı çıkarak isyanı başlatır. Maccabeaus ilk Zelot’tur. Oğlu Judas inzivaya çekilir (Musa, İsa ve Muhammed gibi) ve sonra kardeşleri ile beraber, Kutsal Topraklarda, yeniden Musa yasasına uygun düzeni kurar. Maccabeaus’un yandaşları Makkabiler İ.Ö. 76 yılına kadar kontrolu elinde tutarlar. Sonra yine yozlaşma ve Kral Antipas.

Yazıtların, “Biblical” ve “Secterian” olarak iki ana bölüme ayrıldığı, Biblical bölümün International Team ve Ecole Biblique tarafından ön plana çıkartılıp, Secterian bölümün gölgede bırakıldığı bilinmektedir. Kutsal Toprakların o dönemdeki havası ve o hava içinde, Kumran topluluğunun gerçek kimliği, yani Essenelerin gerçek yüzü, Secterian bölümlerde verilmiştir: Roma Kutsal Topraklara hakimdir. Herod Antipas kukla bir kraldır. Yahudi bile değildir. Durumunu halka kabul ettirmek için, bir Maccabi prensesi ile evlenmiş, yeterince güçlenince de karısı ve kardeşlerini öldürtmüştür. Dini lider de Roma’nın uydusudur. Dış etkiler, iç yozlaşma, Yahudi toplumunu alt üst etmiş, Kutsal Topraklardaki yaşam Musa kanunlarının dışına itilmiştir. Roma’yı kovmak ve Musa düzenini yeniden kurmak için ölüm-kalım savaşı veren insanlar çıkar…Bunlar Zelot’lardır…

Bu noktada, İncillerde ve kilisenin yüz yıllar boyu süregelen araştırmalarında hep gölgede bırakılmış bir isimden söz etmek zamanı geliyor: James!.. İsa’nın kardeşi. Ondan sadece Acts (Nebilerin İşleri) kitabında, bir iki yerde bahsedilir. Kumran yazıtlarında James’in önemli bir yeri vardır ve adı “The Righteus” tur (Haksever). “İlk Kilise”nin (Early Church) önderidir.

Milat yılları… Kutsal Topraklar… İlk Kilise veya ilk mabet… Özgür bir ülke ve Musa yasaları için ölümüne savaşan insanlar, Zelotlar. Esseneler, Kumran’lılar… Bunlar İlk Kilise’ye ve onun liderine bağlı, değişik isimlerle anılan aynı insanlar. Sadece Kumran’da değil, Kutsal Toprakların tamamına yayılmış yasa ve “Yol”un savaşcıları… Geleneksel Essene çerçevesinin çok dışında bir topluluk, örgütlü bir güçtürler. Üyelerini, yeni üyeler bulmak, para toplamak için görevlendirir. Suikastler düzenler. İsyanlar tertipler, kaleler kurar, Roma’yı o tarihte 80.000 kişilik bir ordu gönderecek denli ürkütürler.

James, bu karışık ortamda bir gün mabette “isimsiz biri”nin başlattığı bir saldırıda linç edilir. İlk din şehidi olarak bilinen St.Stephen, belki de sadece hayal ürünü bir kişidir ve James’ten başkası değildir. Roma’ya karşı başlayan büyük isyanla James’in ölümünün aynı yıllar da olması basit bir rastlantı olmasa gerektir. İsyan başlar. Roma, Kudüsü (İ.S. 68), Kumranı (İ.S. 70), Masadayı (İ.S. 74) yerle bir eder. Zelotlar esir düşmemek için ölümü seçer. Yalnızca Masada’da 960 kişi (erkek-kadın-çocuk) topluca intihar eder.

James’in ölümüne dönersek… Mabetteki linç olayında, katilleri seyreden biri vardır. Sadece izleyici olmadığı bellidir. Acts 9-21′de, “İlk Kilise”ye saldırılar düzenlediği anlatılan biri vardır: Saul!…

Saul.. Ya da transfigürasyondan sonraki adı ile St. Paul… Adına dünyanın dört bucağında kiliseler yapılmış en büyük Hıristiyan. Daha doğrusu Hıristiyanlığı başlatan, yayan aziz!… Kumran yazıtlarından sonra, Hıristiyanlığın doğuş ve yayılışındaki rolünün ne olduğu sorgulanan Saul…

Tarsus’lu Saul bir Yahudidir ama aynı zamanda bir Roma vatandaşıdır. Onu sahnede ilk kez St. Stephen’in (James?) öldürülüşü sırasında görürüz. Bu noktada, James’e mabetteki saldırıyı başlatan “isimsiz biri” nin kimliği de ortaya çıkmaktadır. Acts 9-21′de Saul’un ilk kiliseye saldırılar düzenlediği yazılıdır. St. Stephen’in öldürülme nedeni “Kanun”a karşı gelmektir. Oysa St. Stephen, katillerini “Kanun” u ihlâl etmekle suçlar. Bu paradoksun mantıksal açıklaması şu olabilir: Katillerin arkasındaki güç (High Priest – Haham Başı) Roma otoriteleri ile işbirliği içindedir, İlk Kilisenin önderliğindeki akımı boğmak istemektedir. Saul onların emrinde, fanatik bir İlk Kilise düşmanıdır. Yeni saldırılar düzenlemek üzere, Şam’a giderken göklerden İsa’nın sesi duyulur: “Saul! Niçin bana karşısın?”. Büyük değişim (transfigürasyon) meydana gelir… Saul, yeni adıyla Paul artık İsa’nın bir mürididir. İsa’yı sağlığında görüp tanıdığına dair hiç bir kayıt yok. Şam’da üç yıl kalır. Kudüse geri döner. Artık İlk Kilisenin düşmanı değildir. Ama İlk Kilise Paul’ü pek de kabullenmez. Tarsus’a gönderilir. Bir tür sürgündür bu… Topluluğa yararlı olabilirse iyi. Olamazsa, zaten istenmeyen bir kişidir.

Paul, Tarsus’ta ve Antakya’da vaazlar verir. Bir ara Kudüsten bir heyet gelip etkinliklerini değerlendirir.

İsa ve öğretisi hakkında neyi bilip bilmediği hiç bir yazıda belirtilmemiş olan Paul, İsa’ya mal ettiği bir akım yaymaktadır. “Şeyh uçmaz, O’ nu müritleri uçurur” deyimine göre bir İsa yatarı. Tanrı’nın oğlu ve aynı zamanda Tanrı İsa…

Kudüs’e geri çağrılır. Yedi günlük arınma ritüelini yerine getirmesi istenir. Söylenenleri yapar. Ama İlk Kilisenin temel ilkelerinden, “Yol”dan sapmışlığı açıktır. Ona göre inanç, “Yasa”dan (Musa Yasası) üstündür. Yargılanmaktan, belki de linçten Roma vatandaşı olduğu için kurtulur. Her Romalı gibi, kendisini Roma İmparatoru önünde savunmak hakkı vardır (neye, hangi suça karşı?…). Roma’ya gider. Paul’ün öyküsünün bundan sonrası pek belli değildir…

Aziz Paul!… Roma vatandaşı Paul! Güçlü dostları olan zengin Paul! Kukla hiyerarşi ile yakınlığı bilinen Paul! Kendi insanları arasında tutunma şansı kalmayınca, Romalı muhafızlarla Roma’ya gönderilip tarih sahnesinden silinen Paul! İsa’yı tanımayan, belki de kendine göre bir İsa yaratan Paul!…

James’in liderliğindeki İlk Kilise… “Yasa”yı ve Kutsal Toprakları korumak için, toplu intiharlara sürüklenen dava insanları, Zelot’lar… Paul, bu ölüm-kalım savaşının fırtınalı atmosferini “Düşmanınızı Seviniz” anlayışına varacak biçimde, neden pasifize etmiştir? Bu bir yorum farkı mıdır? Yoksa ihanet mi? Romalı Paul, Zelotların savaşını yozlaştırmaya çalışan bir Roma ajanı mıydı?

Ölü Deniz (Kumran) Yazıtları, Ecole Biblique ve International Team’in tekelinden kurtarılıp, tarafsız, yani Vatikan etkisinden uzak otoritelerce incelendiği zaman, Hıristiyanlığın kökenini sarsan sorular ortaya çıkmıştır. International Team’in yayınları skandal olarak değerlendirilmiştir.

Pek çok yazıtın (belki bilinenden çok) yeraltı dünyasında, antika piyasasında olduğuna, hala keşfedilmeyi bekleyen mağaraların varlığına inanılmaktadır. Bunların tümü toparlanıp, önyargıların dışında incelendiği zaman, belki üç büyük dinin temelleri ve ortak yanları daha iyi ortaya çıkacak, bir tek Tanrı’ya inanan insanlar arasındaki yüz yıllardır süregelen düşmanlığın anlamsızlığı daha iyi anlaşılacaktır.

Din kurumunun, onu sahiplenenlerin elinde, ne korkunç bir silâh haline getirilebileceği de daha açıkça ortaya çıkacaktır.

About these ads

Üzgünüz, yorum formu şimdilik kapalı.

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: